Taraycıyı atla

Makale

home page help (reference guide) search download (pdf) print broken link

 

 

citation ENG Turkey / Türkiye SPA Turquía 

 

  

içindekiler
Giriş | Osmanlı İmparatorluğu’ndan Önce (13. ve 14. Yüzyıl) | Osmanlı İmparatorluğu (15. Yüzyıl - 20. Yüzyılın Başı) | Cumhuriyet Dönemi (1923’ten günümüze) | Araştırma Alanları

Introduction  Giriş 

Türkiye, Asya’yla Avrupa arasındaki konumuyla, tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, çok dilli ve farklı etnik kökenli toplulukları dönemler boyunca içinde barındırmıştır; bu nedenle, Türkçe, pratikleri, kavramları ve kurumları açısından çok zengin ve köklü bir çeviri geleneğine sahiptir.

Türkçe, Altay dil ailesindeki Türk dillerinden biridir ve on birinci yüzyılda Selçuklu Türkleri ve Orta Asya’daki diğer Türkmen boyları ile Anadolu’ya geldiği bilinmektedir. On dördüncü yüzyılda Anadolu’nun çeşitli yerlerinde kurulan beyliklerin konuşma dili olan Türkçe, zamanla, hükümdarların yararı için Arapça dinî metinlerin ve Farsça klasik eserlerin çevirileriyle yazılı bir edebiyat dili olarak gelişti. İslamî Doğu ile bu türden yakın kültürel ve dilsel temaslar artarak, Türkçenin çeviri geleneğindeki ilk önemli kültür edinimi olarak düşünülen süreci yarattı (Paker 2009).

Map of Turkey
[Kaynak]

Osmanoğulları olarak bilinen aile tarafından kurulan Batı Anadolu beyliği, yavaş yavaş diğer beylikler üzerinde hakimiyet kazanarak, II. Mehmed’in 1453’te İstanbul’u fethiyle güçlü bir devlet haline geldi ve on altıncı yüzyılda bir imparatorluğa dönüştü. İmparatorluğun Osmanlı Türkçesi veya Osmanlıca diye bilinen resmi dili, Farsça ve Arapçadan kelime ve terkiplerin Türkçeye katılmasıyla gerçekleşen melezleşmeye paralel olarak, yirminci yüzyıla kadar hakim statüsünü korudu. Bu tutum, Osmanlı’nın Batı’ya açılıp Avrupa aydınlanmasına ve edebiyatına açık hale geldiği ve Fransızca kaynaklardan çeviri hareketinin başladığı on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar minör değişimlerle sürdü. Tanzimat diye adlandırılan bu dönemde, Türkçe çeviri geleneğinde, bu defa Hıristiyan Batı ile gerçekleşen, ikinci önemli kültür edinimi süreci yaşandı. Aynı dönemde, Osmanlıca, süslü üslup özellikleri nedeniyle eleştirilere maruz kaldı ve popüler hale gelen gazete ve dergilerde yayımlanan tercümelerde, yerini nispeten sade Türkçe biçimlerine bıraktı (Paker 2009).

Modern Türkçe, 1923’de bağımsız ve laik bir ulus devleti olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında gerçekleştirilen kültür ve dil devrimlerinin bir sonucu olarak, çok daha sonra gelişti. “Dil Devrimi”nin öncüleri melez Osmanlı Türkçesini Arapça ve Farsça öğelerden arındırmayı amaçlayarak sade bir üslûba yöneldiler; Batı klasiklerinden yapılan çevirilerde de kullanmak amacıyla, kökeni Orta Asya’da ve on üçüncü yüzyıldan önce Anadolu’da kullanılan Türkçeye dayanan kelimeler ve deyimler içeren sade Türkçeyi savundular (Berk 2004). Böylece çeviri, Türkçedeki tarihi boyunca kültürel değişimlerle iç içe geçerek, dilin, edebiyatın ve diğer kültürel dizgelerin evriminde önemli bir rol üstlendi; toplumsal ve siyasal dinamiklerle şekillendi ve onları şekillendirdi.

Theo Hermans Translation and History adlı kitabında çeviri tarihinin incelenmesi için önemli gördüğü gerekçeleri açıklarken şöyle diyor:

The past has the potential to irritate the present. The fact that translation was done differently and thought about differently in the past makes us query things we might otherwise take for granted. It makes us realize that our present practices and concepts are contingent, tied to our world, and open to  challenge and change.

Hermans’ın vurguladığı, geçmişle bugün arasındaki ilişki, daha açık bir ifadeyle, geçmişe dair bilginin şimdiki kavrayışımız ve anlayışımız üzerindeki uyarıcı etkisi, çeviri bağlamında tarih ve teori arasındaki karşılıklı etkileşimi öne çıkarmaktadır. Çeviri tarihi, çeviriye dair mevcut bilgimizi ve kuramsallaştırmalarımızı sorgulamamıza neden olur ve yaklaşımımızın uygunluğunu ve geçerliliğini tartışmaya açarak bizi, bakış açımızı gözden geçirmeye, değiştirmeye ve zenginleştirmeye zorlar. Modern anlayışları aşan farklı uygulama biçimleri ve edebiyat ve kültür tarihindeki belirleyici rolüyle, Türkçenin tarihinde çeviri, öğrenme ve araştırma açısından verimli bir çalışma alanı, çok sayıda sebep ve çeşitli olanaklar sunmaktadır.

Bu makale, Türkçede çeviri tarihini üç ana döneme ayırarak özetlemektedir: 1) Osmanlı İmparatorluğu’ndan Önce (13. ve 14. yüzyıl), 2) Osmanlı İmparatorluğu (İstanbul’un fethiyle başlayan Klasik Çağ 1453-1600; 17. ve 18. Yüzyıl; Tanzimat ve sonrası 1839-1922), 3) Cumhuriyet Dönemi (1923’ten günümüze). Türkiye’de Çeviribilim gelişmiş bir bilim dalıdır ve makale, potansiyel araştırma alanlarına da ışık tutacaktır.

başa dön

[heading title] Osmanlı İmparatorluğu’ndan Önce (13. ve 14. Yüzyıl)

On birinci yüzyılın başlarında Türk boyları doğudan Anadolu’ya doğru akın akın ilerlemeye başlamış, Bizans’ın 1071’de Malazgirt’teki yenilgisinden sonra, birçoğu Anadolu’ya yerleşmiştir. Aynı dönemde, Büyük Selçuklu Hanedanı’nın bir kolu da Anadolu’ya ilerleyip Bizans İmparatorluğu’ndan toprak alarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni (1075-1318 Rûm Sultanlığı diye de bilinir) kurmuştur (Artan 2004: 142-144). Anadolu’nun o dönemde Bizans ve Pontus Rumları, Ermeniler, Kürtler, Araplar ve Yahudilerden oluşan nüfusu, çeşitli etnik kökenli ve çok dilli bir yapıya sahipti ve bu nedenle farklı topluluklar ve devletler arasında yazılı ve sözlü tercümeye ihtiyaç duyuluyordu. Selçuklu devletinde ayrıca mütercim-tercümanlık faaliyetlerinden sorumlu üst düzey bir  yetkili de vardı (Paker 2009: 550). Anadolu Selçukluları on üçüncü yüzyılın ortalarında Moğollara yenilip güçlerini kaybetmeye başladı ve ardından bir dizi Türk beyliği kuruldu. Anadolu Selçuklu medeniyetinin Fars, Türkmen ve yerel Anadolu kültürlerinin bir sentezi olduğunu, Farsça tasavvuf şairi Mevlânanın, Farsça ve Türkçe yazan oğlu Sultan Veled’in ve öz tasavvuf Türkçesi kullanan şairi Yunus Emre’nin ürünler vermesine olanak sağladığını bu noktada belirtmek gerekir (Artan 2004: 142-144).

Türkçe, İslamiyet’in yayılmasına paralel olarak, on üçüncü yüzyılın sonu ve on dördüncü yüzyılın başında, Anadolu’da inancın ve özellikle tasavvufun yayılmasına Farsçadan tercümelerle aracılık eden eserlerle bir anadil olarak gelişti. On dördüncü ve on beşinci yüzyılda, hem itibarını âlimleri ve şairleri destekleyerek sürdürmeyi amaçlayan beylikler sayesinde hem de İslamiyet’in Konya gibi merkezî şehirlerdeki Farsça konuşan eğitimli kesimin ötesine geçecek kadar yayılması ve böylece Türkçe edebî eserlere yönelik talep oluşması nedeniyle, Anadolu, bir kültürel faaliyet ve edebî üretim merkezi olmanın yanı sıra, Arapça ve Farsça ile birlikte Türkçe edebî eserler için de bir pazardı (Peacock ve Yıldız 2016). Türkmen beyliklerinin liderlerinin himayesi; Fars-İslamî saray kültürünü yeniden yaratmayı amaçlamaları ve dolayısıyla entelektüel ve edebî üretimi teşvik etmeleri sebebiyle, bu dinamik ortamın yaratılmasında önemli rol oynadı. Bu ortamda Arapça, dinî, eğitsel ve bilimsel bağlamlarda kullanılmış, Farsça ise edebî bir prestijle, aydınlar ve siyasî kent seçkinleri tarafından tercih ediliyordu. Tercüme, daha önce yalnızca saygın edebî diller aracılığıyla aktarılan ve sıradan insanların öğrenemediği bilginin erişilebilir kılınmasında çok önemli bir işleve sahipti. Geç Ortaçağ İslam Anadolu’sunda edebî ve fikrî üretim gelişmişti ve bu durum, Anadolu Türkçesiyle, ilk edebiyat eserlerinin yanı sıra felsefi risaleler, popüler hikayeler ve halk diliyle şiir gibi çeşitli türlerde eserlerin yaratılmasına yol açtı. Anadolu Türkçesi bu dönemde, Arapça ve Farsçanın yanında, bir edebiyat dili olarak kullanılmaya başlandı (Kuru 2012).

Germiyanoğulları ve Aydınoğulları adlı iki beylik Batı Anadolu’ya hakim oldu ve bu beyliklerin hükümdarları, Fars-İslam ahlâk ve din söyleminin tanımladığı şekliyle bağımsız ve meşru Müslüman hükümdarlar olmayı hedefliyordu. Bu amaçla, Anadolu’da yeni gelişmekte olan Türkçe edebî kültürün ilk hamileri oldular. Saraylarında dinî, tıbbî ve tasavvufi içerikli eserlerin yanı sıra bir dizi Farsça edebî eserin ve âdâb klasiğinin ilk Türkçe uyarlamalarını desteklediler. Klasik paidea kavramına benzer şekilde âdâb edebiyatı, filolojik, tıbbî, astrolojik ve kehanet içeren eserlerin yanında didaktik, bilgelik öğreten eserleri ve nasihatnâmeleri içeriyordu. Fars-İslamî paidea’nın konuşulan Türkçe diline tercümesi, İslamî elit bir kültürün oluşmasını sağladı (Peacock & Yıldız 2016).

Dönemin öne çıkan şairleri Germiyan beylerinin himayesinde Şeyhoğlu, Şeyhî, Ahmed-i Dâî, Ahmedî ve Gülşehri ve Aydınoğulları’nın himaye ettiği Kul Mesud’du. Bu şairlerin didaktik mesnevileri Divan edebiyatının Türkçedeki ilk örneklerini temsil etmektedir ve âdâb geleneğine ait değerleri, hükümdarlar ve soylular arasında yaymayı amaçlamışlardır. Bu saray şairleri, işret meclislerinde hükümdarlara eşlik eder, tercüme yoluyla ve kendi yaptıkları ekleme, çıkarma, genişletme ve değişikliklerle yarattıkları şiirlerini, gelenekselleşmiş bu meclislerde onlarla paylaşma olanağı bulurlardı (İnalcık 2008). Bu sayede âdâb  geleneğine ait eserlerin tercümeleri Türkçeye aktarılarak, hem Türkçede bir repertuar oluşturulmuş hem de Türk dilinin gelişmesi sağlanmıştır (Paker 2009).

Söz konusu şairler yeniden yazma/tercüme uygulamalarında, çok çeşitli aktarım stratejileri ve metin üretim yöntemlerini kapsayan sahiplenmeci bir yaklaşım izlemişlerdir. Başlıca eserlerden biri, Feridüddin-i Attar’ın önde gelen Farsça eseri Mantıku't-Tayr’ın (Gazali’nin Arapça Risalat al-Tayr/Kuşlar Hikayesi’ne dayanır) Gülşehri tarafından yapılan, şairin kendi yazılarından ve başka kaynaklardan da ekler içeren tercümesidir. Ahmed-i Dâî; Ebu’l Leys-i Semerkandi’nin Kur’an-ı Kerim tefsirini, Kur’an-ı Kerim’in ikinci suresinin 256. ayeti olan Ayet-ül kürsi’yi, sözlük, menkıbeler ve ahlâk kıssalarının şerhleriyle birlikte, Hz. Muhammed’in Yüz Hadisi ve Tibb-i nebevi’yi Türkçeye tercüme etmiştir. Dâî, yeniden yazımlarını tercüme olarak görmüş ve kaynaklarını, eseri ondan isteyen veya ithaf ettiği hamiyi ve tercüme ediş nedenlerini açıklamıştır. Dâî’nin bir başka tercümesi de, Reşidüddin-i Vatvat’ın ‘ukudu’l-cevahir’inin daha kısa bir tercümesi olan ve bazı yazmalarda satır arası Türkçe karşılıklarıyla birlikte görülen 650 beyitlik kafiyeli Arapça-Farsça sözlüktür. Bu eser, Dâî’nin genç öğrencisi Şehzade Murad için hem bir sözlük hem de aruz vezninin Türkçe biçimlerini öğretecek bir kaynak olarak düşünülmüştü. Dâî’nin en önemli manzum tercümesi, Sadi’nin (şimdi kayıp olan) Farsça mesnevisinin tercümesinden ve Dâî’nin kendi beyitlerinden oluşan Çengname’dir. Dâî’nin bir diğer İranlı şair Nasir-i Tusi’nin Camasbname tercümesi, hükümdarlar için yazılan nasihatnâmelerin bir örneğidir (Paker 2009).Kul Mesud’un Farsçadan nesir halinde tercüme ettiği Kelile ve Dimne (aslında Sanskritçe derlenmiş fabl), Şeyhoğlu'nun Marzuban-name (fablların yanı sıra hükümdarlar ve filozofların hikayelerinden oluşan Farsça derleme) ve Mercimek Ahmed’in Kabus-name (İranlı hükümdar Keykavus’un ünlü nasihatnamesi) adlı eserleri on dördüncü ve on beşinci yüzyıldan iyi bilinen örneklerdir. Bu şairler, henüz gelişiminin ilk evrelerinde olan Türkçenin ilerlemesine önemli ölçüde katkıda bulundular. On dördüncü yüzyıldaki tercüme külliyatının önemli bir bölümünü din ile ilgili metinler oluşturuyordu fakat Kur’an kutsal ve dokunulmaz sayıldığı için bunların dışındaydı. Kur’an Anadolu Türkçesine aynı yüzyılda daha sonra tercüme edildi, ancak yalnızca satır arası, sözcüğü sözcüğüne tercüme şeklinde aktarıldı (Paker 2009).

başa dön

[heading title] Osmanlı İmparatorluğu (15. Yüzyıl - 20. Yüzyılın Başı)

Timeline Ottoman Empire
Osmanlı İmparatorluğu [Kaynak]

Klasik Çağ (1453-1600)

On üçüncü yüzyılın sonu ve on dördüncü yüzyılın başında Türkmen hükümdarları, Anadolu’da daha önce Selçuklulara ait olan topraklarda ve Bizanslılardan ele geçirilen bölgelerde bir çok beylik kurdular. En başarılı beyliklerden biri, toprakları Kuzeybatı Anadolu’da Eskişehir, Sakarya ve Söğüt’e kadar uzanan, Osman Bey’in  (ö.1324) yönettiği Osmanlı Beyliği’ydi. Osman Bey’in askeri başarıları sonucunda toprakları büyüdü ve diğer Türkmen beyliklerinden asker ve hükümdarlar kendisine katılmaya ikna oldu. Osmanlı devleti, çoğu tarihçinin kabul ettiği üzere, 1299 yılında kurulmuş ve hem Bizans topraklarında hem de komşu Türkmen topraklarında genişlemiştir. Osman Bey’in halefleri Orhan Bey ve ardından oğlu I. Murad, 1300’lü yılların sonunda Balkanlar’da yayılmayı sürdürerek hızla Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan’ı ele geçirdi. Osmanlılar, on beşinci yüzyılın ilk on yılında, I. Bayezid döneminde, Anadolu’da ilerlemeye çalışırken bazı yenilgiler ve ayaklanmalar yaşasa da, I. Mehmed (1413-1421) ve II. Murad (1421-1444, 1446-1451) dönemlerinde tekrar güç kazandılar. İstanbul’un 1453 yılında II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) tarafından fethi, Osmanlı Devleti’nin bir imparatorluk haline gelmesinde bir dönüm noktası oldu. Klasik çağ olarak da adlandırılan bu dönemde, özellikle I. Selim (1512-1520) ve I. Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman) dönemlerinde genişleme devam etti ve Osmanlı devleti güneydoğu Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Arap Yarımadası’nda topraklar kazanarak bir imparatorluk haline geldi. On altıncı yüzyılın sonu ve on yedinci yüzyılın başındaki durgunluk döneminin ardından Osmanlılar, on yedinci ve on sekizinci yüzyılda güç ve toprak kaybetmeye başladı. Devletin zayıflaması, matbaanın kuruluşu ve ilk askeri mühendislik okulunun kurulması gibi bazı yenilikleri zorunlu kıldı. Gelişmeler, 1839’daki bir dizi toplumsal, hukukî ve ekonomik reform hareketinin yaşandığı Tanzimat’a kadar, kesintiler ve aksamalarla devam etti. Birçok farklı etnik kültürü ve dili barındıran Osmanlı İmparatorluğu, altı yüz yıl boyunca, Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra, 1922’ye kadar Anadolu’ya hakim oldu ve 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kuruldu (Artan 2004: 144-152).

Osmanlı İmparatorluğu çok dilli ve çok kültürlü bir devletti ve resmî tercümanlık makamı, imparatorluk dilleri olan Türkçe, Arapça ve Farsçanın yanında Rumca, Latince ve Sırpça bilen Sultan II. Mehmed tarafından, İstanbul’un fethinden sonra, kuruldu (Paker 2009: 550). Yeni toprakların ele geçirilmesi sonucunda, özellikle Avrupa’da, çeşitli dillerde iletişimi sağlayacak tercümanlara sürekli ihtiyaç vardı. Genel olarak “imparatorluk tercümanları” çok dilli ortamlarda yetişen Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler gibi İmparatorluğun gayrimüslim tebaasından seçilirdi (Diriker 2015: 90). Ayrıca, hükümdarlıkla Türkçe konuşmayan tebaa arasındaki yazışmaları tercüme eden “eyalet divan tercümanları” ve Selanik, Halep, İzmir gibi liman şehirlerindeki yabancı sefaret/elçilik ve konsolosluklarda görevlendirilen “sefaret ve konsolosluk tercümanları” vardı. İstanbul’daki yabancı elçilikler de Osmanlı devletiyle iletişim ve ticari amaçlarla tercüman çalıştırıyorlardı. Elçilik tercümanları İstanbul’da yaşayan gayrimüslim cemaatlere ve Avrupalı ​​tüccar ailelere mensuptu. Tercüman aileleri kuşaklar boyu Babıali’de Divan-ı Hümayun tercümanı ya da sefaret tercümanı olarak görev yapıyor ve diğer gayrimüslim tebaaya sunulmayan bir takım hak ve ayrıcalıklar kendilerine sunulduğu için mesleklerini sürdürmeyi amaçlıyorlardı (Diriker 2015: 90-91).

Embajador + interprete
Sultan III. Ahmed Fransız sefirini kabul ederken tercüman topluluğun önünde [Kaynak]

Fransa ve Avusturya elçilikleri, Türkçede diloğlanları diye bilinen kendi tercümanlarını yetiştirdiler. Osmanlı eğitim kurumları da 18. yüzyıldan itibaren Fransızca konuşan öğretmenler için tercüman görevlendirmeye başladı. On dokuzuncu yüzyılda imparatorluğun birçok yerinde çıkan ayaklanmalar ve ardından bağımsız devletlerin kurulması sonucunda, tercümanların isyanlara karıştığından şüphelenilmesi, gayrimüslim tercüman ailelerinin köklü geleneğine bir son verdi. Babıali Tercüme Odası 1822’de kuruldu ve devlet mütercim ve tercümanlarına eğitim ve istihdam olanağı sağladı. Benzer odalar diğer devlet dairelerinde de kuruldu (Diriker 2015: 90-91).

Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik çağı, 1453’te İstanbul’un fethiyle başlayıp 1600’de sona eren, devlet kurumlarının düzenlenmesinin yanı sıra sanat ve edebiyat normlarının da belirlendiği yüz elli yıllık dönemdir (Kuru 2012 : 550). Klasik çağ öncesinde Türkçe çevirilerin nedeni, Türkçe konuşan kitleye ulaşma ihtiyacıydı ve yazarlar, kaynak metinlerinde kullanılan Farsça ve Arapçaya kıyasla Türkçeyi yetersiz görüyorlardı. Osmanlı beyliği sınırlarını genişleterek imparatorluğa dönüşürken, Osmanlı padişahları, mahalli idareciler ve saray yetkilileri, elit kültürün önemli bir unsuru olan edebî üretimi teşvik etmeyi sürdürdüler ve Osmanlı şairlerine hamilik ettiler. On beşinci yüzyılın ortalarından itibaren, İslamî edebiyat geleneklerini zorlamayı ve değiştirmeyi, ayrıca kendilerini dergahların tasavvuf edebiyatından, halk ve aşık edebiyatından farklı kılmayı amaçlayan “Rum” (Anadolu ve Rumeli) şairleri tarafından bilinçli olarak yüksek bir edebiyat biçimi yaratıldı. On altıncı yüzyılda Anadolu ve Rumeli’de daha üstün bir edebiyat dilinin gelişimine bağlı olarak, kendine has bir edebiyat geleneği doğdu. II. Murad (1421-44 ve 1446-51) ve özellikle oğlu Fatih Sultan Mehmed (1444-46 ve 1451-81) dönemlerinde eğitim kurumlarının yeniden düzenlenmesine paralel olarak, yazılı Türkçenin edebî bir biçimi, klasik İslam ve üslup bilgisine karşı duyulan yeni bir ilgiyle, bilinçli olarak geliştirildi. Arapça ve Farsça edebî ve tarihî kaynaklardan tercümeler yoluyla, Türkçeye yeni morfolojik ve sözdizimsel kategoriler kazandırılarak, daha sonra Arapça ve Farsçanın yerleşmiş üstünlüğüne meydan okuyacak olan yeni bir yazı dili yaratılmış oldu (Kuru 2012). Üst düzey Osmanlı’nın bu melez dili, bürokrat sınıf ve medreselerdeki âlimler için bir prestij ve kimlik göstergesiydi. Bu melez dil o kadar önemli ve yaygın hale geldi ki, basit Türkçe olan Türkî-i basit ile yazılan veya tercüme edilen eserler, süslü ve melez bir dil olan Türkî-i fasîh’le yeniden yazıldı veya tercüme edildi (Fazlıoğlu 2003: 162).

Osmanlı İmparatorluğu’nda çeviri tarihinin temel niteliklerini anlatabilmek için, bu aşamada bazı önemli kavramların açıklanması yararlı olacaktır. Öncelikle, Osmanlı kültürel alanı, şair çevirmenler için Farsça, Arapça ve Türkçenin kesiştiği üç dilli ve üç kültürlü üretim alanını ifade eden “Osmanlı kültürlerarası alanı” (“Ottoman interculture”) olarak tanımlanmıştır (Paker 2002). Bu alan, Osmanlı şairlerinin Farsça ve Arapça kaynakları tercüme edip uyarladıkları ve edebî formlar geliştirmek amacıyla eserler verdikleri edebî ve kültürel bir dizgedir (Paker 2002, 2011). Kültüre dair bu kavramlaştırma, Osmanlı şairlerinin Farsça klasik şiiri hem öğrenip irdeledikleri hem de paralel lirik şiir ve manzum aşk hikayeleriyle rakip eserler verdikleri (Holbrook 2002) bilgi alanının “Fars-Osmanlı epistemik alanı” (“Perso-Ottoman epistemic domain” Andrews 2002) olarak nitelendirilmesine dayanır. On altıncı yüzyıla gelindiğinde “Osmanlı kültürlerarası alanı”, “tekrarlayıcı ve temellük edici yeniden yazma geleneği” (Paker, Tahir Gürçağlar & Milton 2015) aracılığıyla, gazel, kaside ve mesnevi (Kuru 2012) gibi farklı şiir türlerinden oluşan edebî repertuarlarıyla bir çoğuldizge olarak ortaya çıkar (Paker 2002, 2009).

Şairlerin, kelimesi kelimesine/ikameci aktarımlardan, ekleme, eksiltme, müdahale ve farklı kaynakları derleme stratejileri aracılığıyla oluşturulan paralel, yaratıcı, rekabetçi şiire kadar değişen çeşitli çeviri pratikleri vardı ve bu farklı pratiklerin hepsi günümüzde olağan kabul edilen çeviri normlarını ihlal ediyordu. Bu bağlamda açıklanmasında fayda olan temel kavram, Osmanlı’da çeviri anlayışını anlatan ve yukarıda söz edildiği gibi, bir çeviri faaliyetleri yelpazesini kapsayan terceme’dir (Paker 2002, 2014). Terceme’nin kökeni Arapçadır ve onun imla varyantı olan tercüme, bugün hâlâ Türkçede çeviri anlamında kullanılmaktadır. Ancak bu aşamada şunu belirtmekte fayda var; Osmanlı’da çeşitli yeniden yazma faaliyetlerini ifade eden terceme kavramı, günümüz Türkçesinde çeviri terimiyle ifade edilen ve aynı zamanda İngilizcedeki “translation proper” kavramına paralel olan, modern çeviri anlayışıyla örtüşmez (Paker 2002, 2014). Bu kavramsal çerçevede çeviriyle ilişkili bir başka önemli terimse; Osmanlı şair ve yazarları için yaygın bir yazma pratiği olan “çoğunlukla yabancı sayılabilecek kaynak ya da kaynaklara dayanan, kısmen terceme olabilen, kısmen yazarın katkılarıyla üretilen bir eser” anlamına gelen telif’tir (Paker 2014: 38). Telif teriminin modern Türkçedeki anlamı da farklı olup günümüzde “orijinal, yazarın tümüyle kendi ürettiği kabul edilen eser” anlamında kullanılmaktadır (Paker 2014: 38). Çeviriyle ilişkili yazma pratiklerinin çeşitliliği, Osmanlıcada bunları ifade eden terimlere de yansımıştır: nakl, harfiyyen terceme, tevsien terceme, serbest terceme, mealen terceme, izah, hulasa, tasvir, tahvil, haşiye, şerh, taklid, tanzir (Demircioğlu 2008: 156).

Reshaping

Osmanlı’da bilimsel yaklaşımın öğretilmesine ve yayılmasına aracılık eden en önemli kurumlar medreselerdi. Anadolu’da ilk medreseler on ikinci ve on dördüncü yüzyıllar arasında Selçuklular tarafından kurulmuş ve medrese geleneği Osmanlı’da da devam etmiştir. Bu okullarda İslam diniyle ilgili dersler ve fıkhın yanı sıra Arapça, mantık, aritmetik, astronomi ve fizik konularında eğitim veriliyordu. Batı Avrupa bilimi ve bilgisinin öğretilmeye başlandığı on dokuzuncu yüzyıla kadar, Osmanlı medreselerinde İslam bilim kültürü, temel bilgi kaynağı olmaya devam etti. Daha sonra, hem İslam ilmi bilgisi hem de Batı Avrupa bilimi tercümeler yoluyla Osmanlı kültürüne aktarıldı (Günergun 2007). Medreselerde eğitim dili, İslam dünyasının bilim dili olan Arapçaydı; ancak, Arapça ve Farsça metinler on dördüncü yüzyıldan itibaren Türkçeye tercüme edildi (Günergun 2007: 193). Tercümelerin nedeni, halkın yerleşik bilim ve edebiyat dillerine yani Arapça ve Farsçaya hakim olmamasıydı. Kültürel üretime hamilik eden hükümdar sınıf, âlimleri Türkçe eserler üretmeye teşvik ettiği gibi, diğer dillerde yazılmış önde gelen eserlerin Türkçe tercümelerini de doğrudan sipariş ediyordu (Fazlıoğlu 2003).Arapçadan Türkçeye yapılan ilk bilimsel tercümeler arasında İbnü’l-Baytâr’ın (ö. 1248) Tercümetü’l-müfredât adıyla tercüme edilen, farmakoloji konusundaki Kitâbu’l-câmî’ müfredâti’ledviye adlı eseri yer almaktadır. Muhammed b. Mahmûd Şirvani, Selçuklu beyi İlyas’ın emriyle tıbbî eseri İlyâsiyye’yi Arapçadan Türkçeye çevirmiştir. Şirvânî, Türk hükümdarı Umur Bey’in (ö. 1461) emri üzerine İslam tıbbı hekimi ve mineralog Ahmed ibn Yusuf el-Tîfâşiî’nin (ö. 1253) Cevâhirnâme’sini tercüme etmiştir. Birbirini izleyen çevirilere örnek olarak, cerrahi uygulama konusunda, Sabuncuoğlu Şerefeddin tarafından Abul Qasim al Zahravi’nin (936-1013) tanınmış cerrâhî kitabı et-Tasrîf’ten, Arapçadan Türkçeye çevrilen Cerrâhiyet’ül-Hâniyye verilebilir ki kaynak metnin bir bölümünün yedinci yüzyıl Bizans Yunan hekimi Paulos Aeginata’ya ait Epitome’dan (Tıbbın Yedi Kitaplık Özeti) alındığı düşünülmektedir (Günergun 2007: 193-5). On dördüncü yüzyıldan on altıncı yüzyıla kadar olan dönemde medrese öğrencileri için, astronomi ve özellikle zaman ölçme konusunda birkaç kaynak Arapçadan Türkçeye tercüme edildi. Sî fasl der marifet-i takvim Merâga Rasathanesi’nin önde gelen astronomu Nasîrüddin Tûsî’nin Farsça risalesinin Türkçe tercümesidir. On dördüncü ve on beşinci yüzyılda iki kez Türkçeye tercüme edilmiştir. Ali Kuşçu’nun (ö. 1474) er-Risaletü’l-fethiyye fi’l-hey’e adlı eseri, on altıncı yüzyılın ortalarında Osmanlı amirali Seydî Ali Reis (ö. 1563) tarafından Arapçadan Türkçeye aktarılmıştır (Günergun 2007: 195).

Veterinerlik alanındaysa Baytarnameler, yani atların hastalıklarıyla ilgili risaleler Arapçadan Türkçeye tercüme edilmiştir. Abbasi ve Memluk saraylarının baytarlarının eserleri on altıncı ve on yedinci yüzyılda Türkçeye aktarılmıştır. Ancak on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra, İstanbul’daki Askeri okulun veterinerlik dersleri vermeye başlamasıyla bu alanda Avrupa kaynaklarından tercümeler yapılmaya başlandı (Günergun 2007: 196).

On beşinci yüzyılda tercümeyi teşvik eden en etkili isim, “kültürel açık fikirliliği” ve Yunan geleneğine merakıyla Fatih Sultan Mehmed olmuştur (Gutas 1998: 174). Fatih Sultan Mehmed, Amiroutzes tarafından çevrilen Batlamyus’un Coğrafya ve Georgios Gemistos Plethon tarafından çevrilen Keldani Kehanetleri gibi Yunanca eserlerin Arapça tercümelerinin yanı sıra, Yunanca-Arapça çeviri hareketinin başlattığı felsefe geleneği üzerine yazılmış Arapça eserleri de talep etti (Gutas 1998). Diğer önemli çeviriler arasında, Yunancadan çevrilen Plutarkhos’un Hayatlar adlı eseri, Giovanni Maria Angiolello’ya ait İtalyanca kaynak metinden Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın hayatı ve başarıları ve Rum Ortodoks Patriği Gennadios Scholarios tarafından Hıristiyan inancının ayrıntılı bir anlatımı yer alıyordu (Paker 2009: 554).

On altıncı ve on yedinci yüzyılda, ortaçağ İslam kültürüne ait Arapça ve Farsça metinlerin hakimiyetine rağmen Avrupa kaynakları Osmanlı kültürüne nüfuz etmeye başladı. İmparatorluğun on altıncı yüzyılda büyümesi, Batı Akdeniz deniz haritacılığının yoğun olarak kullanılmasına ek olarak, Yahudi doktorlar sayesinde, Rönesans Avrupa’sının tıbbî uygulamalarına aşinalık yarattı. Osmanlı donanmasının komutanı Pîrî Reis (1470-1554), İskenderiye, Arap, Portekiz, Hint-Çin ve Çin haritalarının yanı sıra Kristof Kolomb’un haritası da dahil olmak üzere yirmiye yakın haritayı temel alarak bir dünya haritası derledi. İber yarımadasından kovulan Yahudi, İtalyan ve İspanyol hekimlerle temas ve bilgi alışverişi sonucunda, Türk yazarlar anatomi üzerine eserler derlemeye başladılar (Günergun 2007: 196-9). Osmanlılar, ayrıca, on yedinci yüzyılda Orta Avrupa’ya yaptıkları askeri seferler sayesinde, Batı’nın önde gelen bilimsel eserlerini öğrenme fırsatı buldular. Bu yüzyılda yapılan tercümelerin, medreselerin dili Arapça olmasına rağmen, Türkçeye yapıldığını belirtmekte yarar var. Bu dönemde Avrupa’nın bilimsel eserlerini tercüme eden kişiler, ya Müslüman olan ya da din değiştirip İslamiyet’i kabul etmiş, Avrupa dillerini bilen devlet görevlileriydi. Türkçe, Arapça ve Farsça bilen ama Avrupa dillerine hakim olmayan bazı Türk bürokrat ve âlimlerin bir tercüman yardımıyla yaptıkları ortak tercümeler de vardı. Mercator ve Ortelius’un atlaslarının Türkçe tercümeleri, bu yüzyılda, benzer işbirlikleriyle yapılan ortak tercüme örnekleridir (Günergun 2007: 200-201).

17. ve 18. Yüzyıl

Avrupa'da Hacı Halife olarak bilinen Kâtib Çelebi (1609-1657), on altıncı ve on yedinci yüzyıl Avrupa’sının haritacılık ve coğrafî eserlerinin tercümesinde en önemli eyleyici olmuştur. Hem İslamî kaynaklara hem de Avrupa’ya ait atlas ve coğrâfî eserlere dayanan Türkçe bir derleme olan Cihannümâ adlı eseri, Osmanlı İmparatorluğu’nun coğrafya konusundaki anlayış ve görüşleri üzerinde büyük etki yarattı. Kâtib Çelebi ayrıca, 1654 yılında, Müslümanlığı kabul etmiş olan Fransız Şeyh Mehmed İhlasî tarafından Latinceden Türkçeye çevrilen Gerhard Mercator’un (1512-1594) Küçük Atlası’nı düzenlemiş, isimlendirmiş ve eklemeler yapmıştır. On yedinci yüzyılda Avrupa’da en önemli atlas olan, Joan Blaeu’nun 3000 sayfa ve 600 haritadan oluşan Atlas Major adlı eseri de Latinceden Türkçeye tercüme edildi. Bu tercüme medrese âlimi olan Ebubekir b. Behram üd-Dimaşki’nin (ö. 1691) denetiminde, bir grup mütercim ve haritacı tarafından on yılda yapıldı. Kaynak metnin dokuz ciltlik kısaltılmış hali Tercüme-i Atlas Major başlığını taşıyordu ve Anadolu ve Orta Doğu’ya dair İslamî kaynaklara dayanan coğrafi bilgiler eklenmişti. Fransız sarayında kozmograf olan Nathalis Durret’in (1590-1650) astronomi tabloları, 1663 yılında önce Arapçaya, sonra da Türkçeye tercüme edildi. On sekizinci yüzyılın ortalarında Cassini ve Alexis Clairaut’nun astronomi tabloları da Türkçeye çevrildi (Günergun 2007: 202-206).

Katib Celebi
Kâtib Çelebi (1609-1657) [Kaynak]

On yedinci yüzyılda Osmanlı hekimleri, özellikle de sarayda çalışanlar, hastalıklar ve tedavileriyle ilgili eserleri Arapçaya ve Türkçeye tercüme ettiler. Avrupa kaynaklarından yararlanarak, kendi tıbbî deneyimlerini ve tedavilere ilişkin geleneksel bilgilere dayalı görüşleri bir araya getirerek eserler derlediler. Öne çıkan örnekler, Sultan IV. Mehmed tahttayken (1648-87) özel hekimi olan Salih b. Nasrullah’ın Paracelsan’ın eserlerine dayanan derlemesi Tibb al-cedîd al-kimyâî; Gayet ül-beyan fi tedbir beden il-insan (1655) ve Başhekim Hayâtizâde Mustafa Feyzi’nin (ö.1692, Yahudilikten İslam’a geçmeden önce Moché ben Raphaël Abranavel adıyla tanınır) Fransız, Alman ve İspanyol hekimlerin eserlerine atıf yaptığı Hamse-i Hayati adlı eserleridir. Geleneksel İslamî bilgileri on altıncı yüzyıl Avrupa tıbbıyla bir araya getiren bir başka önemli eser, Şemseddin İtaki’nin Farsça ve İspanyolca kaynaklar ile Osmanlı’da on altıncı yüzyılda Yahudi hekimlerin kullandığı tıbbî eserlere dayanan Risâle-i tesrih-i ebdân (1632) adlı eseridir (Günergun 2007: 207-209).

Macar asıllı ve İslamiyet’i kabul etmiş olan İbrahim Müteferrika’nın 1727 yılında matbaayı kurması, tercümeler açısından bir dönüm noktası oldu. Bir Türk matbaasına Kur’an, tefsir, hadisler ve fıkıh dışında, din dışı konularda kitap basmasına izin verilmeden önce, İstanbul’da Yahudi (1493-94), Ermeni (1567) ve Rum (1627) matbaaları kurulmuştu (Paker 2009: 555). Müteferrika Matbaası ilk olarak on altıncı yüzyılda Arapçadan tercüme edilen Vankulu Lugati’ni (1755-6’da yeniden basıldı), Türkçe dil bilgisi konusunda Fransızca bir eser olan Grammaire Turque’ü, Müteferrika’nın risalelerini ve Kâtib Çelebi’nin Cihannüma adlı eserinin genişletilmiş bir baskısını yayımladı. 1796 yılında Askerî Mühendis Mektebi’nde kurulan ikinci matbaa, Asım Efendi (Mütercim Asım) tarafından tercüme edilen Burhan-i Kaati’nin Farsça ile birlikte iki dilli baskısını yayımladı (Paker 2009: 555). On sekizinci yüzyılda III. Ahmed’in hükümdarlığıyla birlikte daha yenilikçi bir ortam oluştu ve Batı Avrupa’ya, özellikle edebiyat dışındaki eserlere ilgi arttı. 1717 yılında Sadrazam İbrahim Paşa, Avrupa ve Asya dillerinden tercüme yapmak üzere bir heyet görevlendirdi. Aristoteles’in Fizik adlı eseri, Doğu’da ilk kez adı geçen teleskop ve mikroskopla ilgili açıklamalarla birlikte, bu komitenin bir üyesi olan Esad Efendi (Yanyavî) tarafından Yunancadan Arapçaya çevrildi (Paker 2009: 555). Osmanlı bilginlerinin bir kısmı Abbasi Yunanca-Arapça çeviri hareketine ait eserlere sahip olmalarına rağmen, Yunan düşüncesine, özellikle Aristoteles’in eserlerine duydukları ilgi sonucunda, Yunanca öğrenmiş ve daha önce çevrilmiş eserleri yeniden tercüme etmişlerdir. Esad Efendi de bunlardan biriydi ve Organon hakkında şerhler yazmıştı (Gutas 1998: 175). Osmanlı valilerinin askeri modernleşmeye gösterdikleri ilgi sonucunda, başta 1734’te Askerî Mühendis Mektebi ve 1827’de Askerî Tıbbiye Mektebi olmak üzere birçok okul açıldı. Bu yeni eğitim kurumları, Avrupa dillerinin öğrenilmesini ve bilimsel eserlerin tercüme edilmesini de teşvik etti. İlk tercümelerden biri trigonometri üzerineydi, kısmen Avrupa kaynaklarından aktarılmıştı ve ilk modern matematik eseri olarak kabul edildi. Kont Raimondo Montecucculi’nin (1661-1664’te Türk akınına karşı savaşan Avusturyalı komutan) Memorie della Guerra adlı eseri anonim olarak tercüme edildi. İlk kez tercüme edilen başlıca eserler arasında; Bernhardus Varenius’un Geographia Generalis’i, Herman Boerhaave’nin Aphorismi’si (Harvey’in kan dolaşımı üzerine anatomik incelemesi) ve İbrahim Müteferrika’nın Galileo ve Descartes’in teorileri ve manyetizma ve pusula üzerine Latince iki bilimsel metinden tercümeleri yer alıyor (Paker 2009: 555; Askerî kurumlarda tercüme faaliyetleri için bkz. Özmen 2016).Fatih Sultan Mehmed’in desteklediği bilimsel canlanma onun hükümdarlığından sonra durma noktasına gelmiş ve Osmanlılar on sekizinci yüzyıla kadar diğer kültürlerin bilimsel başarılarıyla bir daha ilgilenmemiş olsa da (Paker 2009: 555), on sekizinci yüzyılda Avrupa’nın bilimsel eserlerinden yapılan tercümelerin miktarı giderek arttı ve on dokuzuncu yüzyılda, kaynak dil olarak Latince ve İtalyancanın, yerini Fransızcaya bırakmasıyla doruğa ulaştı. (Günergun 2007; Osmanlı’da bilim ve teknoloji tarihi üzerine kapsamlı bir araştırma için bkz. İhsanoğlu 2022).

Tanzimat ve Sonrası (1839-1922)

İkinci kültür edinimi dönemi, Osmanlı İmparatorluğu’nda 1839-1876 yılları arasında padişah I. Abdülmecid ve Abdülaziz’in hükümdarlıkları döneminde ilan edilen bir dizi yönetim, hukuk ve eğitim reformu olan Tanzimat’la başladı. Bu reformlar Avrupa’nın fikirlerine ve bilimsel gelişmelerine dayalı olarak tasarlanmıştı ve imparatorluğun hem yönetim sisteminde hem de diğer kültürel dizgelerinde büyük değişiklikler yaratmayı amaçlıyordu. Tercüme Odalarının kurulması, on dokuzuncu yüzyılda Avrupa kaynaklarından yapılan bilimsel ve edebî tercümelerin kuvvetlenmesini sağladı (Paker 2009; Osmanlı'da tercüme kurumları üzerine kapsamlı bir araştırma için bkz. Kayaoğlu 1998; Tanzimat’tan itibaren çeviri ve batılılaşma konusunda kapsamlı bir araştırma için bkz. Berk 2004).

Bâb-ı âli Tercüme Odası 1833’te Müslümanlara Avrupa dillerini, özellikle Fransızcayı öğretmeye ve onları resmî belgelerin tercümesi konusunda eğitmeye başladı. 1851 yılında hükümdarlık tarafından Encümen-i Daniş kuruldu ve Tercüme Odası’nın tanınmış üyelerinden önemli bir kültür eyleyicisi olan Münif Paşa tarafından da Cemiyet-i İlmiye-yi Osmaniye kuruldu. Üyeleri dönemin Müslüman ve gayrimüslim hocaları, bilim adamları, tarihçileri ve ​​Avrupalı şarkiyatçılardan oluşan bu kurumlar, Batı bilimini Osmanlı kültürüne tanıtmak için tercümeleri düzenlemenin yanı sıra bilimsel ve ilmî çabaları geliştirmeyi ve yüksek öğrenim için eğitsel malzemeler hazırlamayı amaçlıyordu. Encümen-i Daniş tarafından yayımlanan ilk Türkçe tercüme, eser derlemesi ve tercüme yapan Sahak Abro’nun, J. B. Say’ın Catéchisme d’Economie Politique (1852) adlı eserinden yaptığı tercümedir. Encümen-i Daniş’in  üyeleri, Ahmed Ağrıboz’un Antik Yunan tarihi, Todoraki Efendi’nin Avrupa tarihi tercümesi ve Aleko Efendi’nin son Napolyon seferlerini konu alan kitabının da aralarında bulunduğu bazı tarihi eserleri tercüme etti veya yazdı; ancak, bu çalışmalar yayımlanmadı ve bu nedenle taslak olarak kaldı (Paker 2009: 556; 2017: 19). Encümen-i Daniş 1862 yılında kapatıldı ve üç yıl sonra, yine Münif Paşa yönetiminde, benzer bir planla Tercüme Cemiyeti kuruldu ve İngilizceden bir tarih, Fransızcadan bir coğrafya eserinin tercümeleri yayımlandı. Cemiyet-i İlmiye-yi Osmaniye’nin en önemli akademik faaliyetlerinden biri de ilk bilim dergisi olarak kabul edilen, felsefe, tarih ve coğrafyaya ilişkin çevirilerin de yer aldığı, 1862-1882 yılları arasında aralıklarla yayımlanan Mecmua-i Fünun’un çıkarılmasıydı. Bu derginin hem Osmanlı toplumunda bilim ve kültür tarihine hem de Türkçe bilim ve felsefe diline katkısı oldu (Paker 2009: 556; 2017: 21).

Türkçedeki ilk Yunan felsefesi tarihi, Cricor Chumarian tarafından tercüme edilen ve 1854 yılında, hiçbir resmi kurum veya kuruluşla bağlantısı olmadan İzmir’de yayımlanan Abrégé de la Vie des Plus Illustres Philosophes de l’Antiquité’dir. Bu çeviri hem Fransızca kaynak metni hem de Türkçe çeviriyi paralel bir biçimde içermektedir (Paker 2009: 556). Tanzimat’tan itibaren Münif Paşa, Ali Süavi, Beşir Fuat, Baha Tevfik ve Abdullah Cevdet gibi tercümenin öncü eyleyicileri olan Osmanlı düşünürleri, Aydınlanma çağı filozoflarının yapıtları ve pozitivizm konusundaki çalışmaların yanında Batı felsefesinin tarihsel anlatımlarını içeren felsefe eserlerini de tercüme ettiler (Akdoğan Özdemir 2018).

Tanzimat döneminin çeviri tarihinde dönüm noktalarından biri, Münif Paşa’nın Voltaire, Fénelon ve Fontenelle’in felsefi diyaloglarını tercüme ettiği Muhaverat-ı Hikemiye (1859) adlı eseridir. Felsefe alanındaki ilk tercümelerden biri olarak kabul edilen bu eserle, Avrupa Aydınlanmasının ana fikirleri ilk kez Türkçeye aktarılmış oldu (Paker 2009, 2017). Bazı Avrupa klasiklerinin bu dönemde tercüme edilmesi, Osmanlı edebiyatçılarının modern edebiyat türlerine olan ilgisini göstermektedir ve edebiyata dair fikir ve yaklaşımları etkilemiştir. Mesela, Abbé Fénelon’un Arapçaya daha önce aktarılmış ve popüler olmuş eseri Les aventures de Télémaque, Mısır’da görev yapan Sadrazam Yusuf Kamil Paşa tarafından Terceme-i Telemak adıyla tercüme edilmiştir. Bu eser siyasî-felsefî bir romandır ve aynı zamanda, Arapça ve Farsçadan yapılan tercümeler nedeniyle Osmanlı geleneğinde zaten bilinen bir tür olan bir siyasetnâme örneğidir. Telemak, 1862 yılında basılıncaya kadar el yazması olarak çıkmıştır. Modern Türk edebiyatını etkileyen bir başka önemli tercüme, La Fontaine, Lamartine, Gilbert ve Racine'in şiirlerinden oluşan Tercüme-i Manzume’dir (1859). Bu eser, İbrahim Şinasi tarafından, klasik Türk edebiyatına Arapça ve Farsçadan uyarlanan, geleneksel bir nazım ölçüsü olan aruz vezniyle tercüme edilmiştir (Paker 2009: 556, 2017: 21).

Tercume-i-Mazuje
Mecmua-i Fünun'un ön kapağı [Kaynak] Şinasi'nin Tercüme-i Manzume adlı eserinin kapak sayfaları [Kaynak]

Bu ilk edebî tercümeler Osmanlı kültür dizgesine Batı şiiri, felsefî diyalog ve roman olmak üzere üç yeni edebî tür kazandırmıştır. Bu yeni türlerin yarattığı etki, yerli eserlerin üretilmesine yol açtığı için çok önemliydi. İlk Türkçe yerli komedi 1860 yılında İbrahim Şinasi tarafından yazılmış ve Tercüman-i Ahval gazetesinde tefrika edilmiştir. Fransa'da eğitim gören ve Encümen-i Daniş’te görev almış olan İbrahim Şinasi, bu dönemde yazdığı yerli eserler ve tercümeleriyle edebiyat dizgesine katkıda bulunan bir girişimciydi (Paker 2009: 556). 1862’de ilk özel Türkçe gazetelerden biri olan Tasvir-i Efkar’ı çıkardı ve baş editör olarak görev yaptı. Tasvir-i Efkar, İbrahim Şinasi’nin tefrika ettiği edebî tercümeler ve toplumsal, ekonomik ve siyasî konulardaki tercümeler sayesinde, o dönemin en etkili ve popüler gazetesi haline geldi. Şinasi’nin yazarlık ve yayıncılık faaliyetlerini önemli kılan, onun sade Türkçe nesir konusundaki yaklaşımıdır. Gazetecilik vasıtasıyla sade Türkçe kullanımını teşvik etmiş ve bu yaklaşım modern Türk dili ve edebiyatı üzerinde sonraki dönemlerde de uzun süre etkili olmuştur. Gazete ve dergilerde yayımlanan edebiyat ve diğer konulardaki tercümeler, yazarlar ve gazetecilerin etkili bir iletişim biçimi sunmak amacıyla yaygın olarak benimsediği bu yaklaşımın uygulanması ve teşvik edilmesinde önemli rol oynamıştır. Tefrika edilen diğer eserler arasında; Victor Hugo’nun Les Misérables (1862), Chateaubriand’ın Atala (1869), de Saint-Pierre’in Paul et Virginie (1870), Voltaire’in Micromégas (1871) ve Dumas Père’nin Le Comte de Monte Cristo (1871) adlı eserleri vardır (Paker 2009, 2017).

Westernisation in Turkey

Bu dönemde yayımlanan bir başka gazete, Batılı kaynaklardan bol miktarda edebî ve edebiyat dışı tercüme içeren, William Churchill tarafından çıkarılan, resmî olmayan ilk Türkçe gazete olan Ceride-i Havadis’dir. Tanzimat döneminde Avrupa kaynaklarını Türkçeye aktaran kültür girişimcileri ve çeviri eyleyicilerinin tamamı hayatlarının bir bölümünde bu kuruluşlarda yer almışlardır. Örneğin, Münif Paşa Tercüme Odası’nda Fransızca öğrenmiş, Moliere'in mütercimi Ahmet Vefik Paşa Encümen-i Daniş  üyesi olmuş ve Cemiyet-i İlmiye-yi Osmaniye’de tarih hocalığı yapmış; Montesquieu’yü ilk defa Türkçeye tercüme eden ünlü yazar Namık Kemal Tercüme Odası’nda eğitim görmüştür. Son olarak, dönemin en üretken ismi Ahmed Midhat, çok faal bir yazar ve mütercimdi; hem edebî eserlerini hem de eleştirel tartışmalarını paylaştığı bir ortam sunan günlük gazete Tercüman-i Hakikat’i kurmuştu (Paker 2009; 2017).

Tanzimat döneminde tercümeler hem drama ve roman gibi modern edebî türlerin tanınmasında önemli bir rol oynamış hem de tercüme konusundaki tartışmalar için gerekli eleştirel atmosferi yaratmıştır. Osmanlı edebiyatçılarının Aydınlanma düşüncesiyle tanışmasıyla ve “çeviri-orijinal karşıtlığı” fikriyle birlikte, tercümeye dair anlayışları ve yaklaşımları da değişmeye başladı. Ahmet Vefik Paşa, Şemsettin Sami ve Ahmed Midhat gibi dönemin önde gelen yazarları ve tercüme alanına öncülük eden mütercimleri, bazı eserlerinde kaynak metne sadakati tercih ettiler (Paker, Tahir Gürçağlar ve Milton 2015: 5-6). II. Abdülhamid dönemi (1876-1909) ağır bir sansür başlatıp edebiyatçıların ve mütercimlerin faaliyetlerini belirli bir ölçüde kısıtlasa da, polisiye roman ve bilimkurgu türlerini içeren popüler edebiyatın yükselişine de neden olmuştur. 1908’deki Meşrutiyet Devrimi’nden sonra felsefe, tarih ve sosyal bilimlerin klasik eserlerinden ve İngiliz, Alman ve Rus edebiyatından tercümelerde bir canlanma görülür (Paker 2009).

Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki tercümelerin yalnızca Türkçe eserlerle sınırlı olmadığını da belirtmek gerekir. Konuşulan çeşitli dillere ve bu diller arasında yapılan çeviriler, Osmanlı İmparatorluğu'nu inceleyen tarihçilerin ve karşılaştırmalı edebiyat araştırmacılarının dikkatini çekmiş ve ortak, disiplinlerarası projelere yol açmıştır (örnek olarak bkz. https://www.transottomanica.de/; Booth & Savina 2023; Booth 2019). Farklı dillere odaklanan karşılaştırmalı edebiyat çalışmaları, Osmanlı'daki dillerin ve edebiyatların tarihini ve çeşitliliğini ortaya koymaktadır (örnek olarak bkz. Uslu 2015). Ayrıca, Türkçenin Osmanlı’da var olan Ermenice veya Rumca gibi farklı dillerin harfleriyle yazılması nedeniyle, diğer harflerle yazılmış olan tercümelerle ilgili araştırmalar, bu dönemin çeviri tarihine farklı bir ışık tutmaktadır (Berk Albachten 2019). Örneğin, Alain-René Lesage’nin Le Diable Boîteux (1707) adlı eserinin Vartan Paşa tarafından yapılan tercümesinin, 1853 yılında Ermeni harfleriyle Topal Şeytan Hikâyesi adıyla Türkçe olarak yayımlandığı tespit edilmiştir (Strauss 2010: 164; Berk Albachten 2019: 172). Bir diğer Ermenice harfli Türkçe tercüme ise Eugène Sue’nun Les Mystères de Paris adlı eserinden 1858 yılında yapılan Parisin Sırları’dır (Cankara 2011: 8; Berk Albachten 2019: 172). Grek harfleriyle yazılan Türkçeyi ifade eden Karamanlıca gibi, farklı harflerle yazılmış başka edebî örnekler de vardır; örneğin, Robinson Crusoe’nun Karamanlıca versiyonu, 1864’te yayımlanan Arap harfleriyle yazılmış Osmanlı Türkçesindeki tercümesinden on yıl önce okurlara sunulmuştur (Berk Albachten 2019: 173).

başa dön

[heading title] Cumhuriyet Dönemi (1923-…)

Çeviri, 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında başlatılan modernleşme sürecinde önemli bir rol oynamıştır (Berk 2004; Tahir Gürçağlar 2008). Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa’ya yönelmiş ilerici bir toplum yaratmak amacıyla, farklı kültürel alanlarda bir dizi reformla, laik bir devlet olarak tasarlandı. 1924 yılında Maarif Vekaleti, eğitim alanında ihtiyaç duyulan yayınları üretmek üzere Telif ve Tercüme Heyeti’ni kurdu. En çığır açan yenilik, kültürün temel dizgelerinden biri olan ve aynı zamanda, genç cumhuriyetin kurucularının inşa etmeyi planladığı ulusal kimliğin önemli bir unsuru olan dil alanında başlatıldı. Arap harfleriyle yazılan Osmanlıca, imparatorluğun çok dilli ve çok kültürlü kimliğinin ve Sultan-Halife yönetimindeki İslamî idarenin ayırt edici bir özelliğiydi. Laik tek dilli bir ulus devleti kurmak amacıyla, radikal bir dil devrimi başlatılmış, önce Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilmiş (1928), ardından, dilden yabancı sözcükleri çıkarıp, onların yerine Türkçe kökenli kelimeler derleme yoluyla (1932), Türkçe, Arapça ve Farsçadan oluşan melez Osmanlıca yerine, öz Türkçenin yaratılması hedeflenmiştir (Berk 2004). Dolayısıyla, dil devrimi, hem yeni cumhuriyetin ideolojik planını destekleyecek Avrupa kaynaklarından okuma ve eğitim amaçlı malzeme sunmak için diller arası çevirileri, hem de Osmanlıca eserlerin yeni Türkçeye aktarılması için diliçi çevirileri zorunlu kıldı. Bu nedenle çeviri, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme ve batılılaşma sürecinde, devlet kurumlarının yanı sıra özel yayınevlerinin de faaliyetleriyle temel bir işlev üstlendi (Berk Albachten 2015).

Çevirinin önde gelen eyleyicilerinden Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, 1939’da Tercüme Komisyonu, 1940’ta da Tercüme Bürosu’nu kurarak, hükümetin kültürel bir devrim hedefleyen ideolojik programı doğrultusunda, dil devrimini de destekleyen, kapsamlı bir çeviri hareketi başlattı. Tercüme Bürosu 1940 yılında kurulduğunda, Nurullah Ataç (başkan), Saffet Pala (genel sekreter), Sabahattin Eyüboğlu, Sabahattin Ali, Bedrettin Tuncel, Enver Ziya Karal ve Nusret Hızır olmak üzere yedi üyeden oluşuyordu. Üyelerin tamamı, tanınmış yazar ve akademisyenler olmalarının yanı sıra, Büro’nun çeviri faaliyetlerine bizzat katkıda bulunan çevirmenlerdi. Ayrıca, bir görevlendirme süreci de vardı ve bazı eserler, örnek çevirilerinin uzmanlar tarafından yeterli bulunması halinde, Büro dışından çevirmenler tarafından çevriliyordu. Tercüme Bürosu, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan birçok çeviri dizisi düzenledi; aralarında en popüler olanı “Dünya Edebiyatından Tercümeler”di. “Okul Klâsikleri” dizisi ve Devlet Konservatuvarı yayınları da Büro’nun ilk yıllarındaki önemli projeleriydi (Tahir Gürçağlar 2008: 70-71). Büro, ilk olarak oyun çevirileriyle başlayıp, ilk iki yılında yaklaşık onar eser verdikten sonra sayıların giderek artmasıyla 1942’de 27, 1943’te 68, 1944’te 97, 1945’te 110, 1946’da ise 143 adet kitap çevirisine ulaştı (Ötüken 1967: VI; Tahir Gürçağlar 2008: 71). Bu dönemde Büro’nun hazırladığı çevirilerin esas külliyatı Batı klasiklerinden oluşuyordu ve amaç, “Türk hümanizmi” yaratılarak kültürel bir canlanma başlatmaktı. Antik Yunan felsefesi ve edebiyatına ait eserlere öncelik verilmiş ve 1940-1946 yılları arasında tercüme edilen eserlerin sadece yüzde beşi Doğu kaynaklarından, ağırlıklı olarak Arapça ve Farsçadan yapıldı. Yunanca ve Latinceden yapılan çevirilere, Ankara ve İstanbul’daki üniversitelerin yeni açılan Beşeri Bilimler bölümlerinde de ihtiyaç duyuluyordu (Tahir Gürçağlar 2009).

Politics and Poetics 1923

Tercüme Bürosu, Köy Enstitüleri veya Halkevleri gibi diğer kurumlarla birlikte, Türk hükümetinin “ulus inşası” sürecine hizmet etmenin yanı sıra, devrimler için gerekli edebî ve felsefî altyapıyı sağlayarak, eğitim düzeyini ve okuryazarlık oranını yükseltmeyi amaçlayan “kültür planlama” faaliyetlerinin de önemli bir parçasıydı. It [The Translation Bureau] bridged the political and the literary fields by serving as a channel through which the concept of humanism, as the ideological basis for a Turkish renaissance, would be transferred to the field of literature and evoke a response in the readership, as well as in writers” (Tahir Gürçağlar 2008: 72). Ancak, 1946 yılından sonra hem toplumsal, ekonomik ve siyasi sorunlar, hem de çok partili hayata geçiş nedeniyle, Tercüme Bürosu’nun genel politikasının da değişmesine paralel olarak, yayımlanan kitap sayısı azalmaya başladı. Büro, kapatıldığı 1966 yılına kadar toplam 1247 adet eser ortaya çıkardı (Tahir Gürçağlar 2008: 71-72).

Büro’nun ilk çevirileri arasında; Sofokles’in yedi adet oyunu, Latince bir Rönesans eseri olan Desiderius Erasmus’un Encomium Moriae (Deliliğe Övgü, çev. Nusret Hızır), Moliére’in Le Misanthrope (Adamcıl, çev. Ali Süha Delilbaşı) ve L’école des Femmes (Kadınlar Mektebi, çev. Bedrettin Tuncel ve Sabahattin Eyuboğlu), Stendhal’in Le Rouge et Le Noir (Kırmızı ve Siyah, çev. Nurullah Ataç), Balzac’ın Le Lys Dans La Vallé (Vadideki Zambak, çev. Nahid Sırrı Örik) adlı eserleri olmak üzere dört adet Fransızca eser ve Almancadan aktarılan Goethe’nin Faust’unun ilk cildi (çev. Recai Bilgin) bulunuyordu (Ötüken 1967; Tahir Gürçağlar 2008: 164-165).Büro’nun repertuarında Yunan klasikleri önemli bir yer tutuyordu; şöyle ki, Euripides’in eserlerinden yapılan on adet çeviriden beşi 1943 yılına dek tamamlanmış ve geri kalanı da kısa bir süre sonra çevrilmiş; Platon’un 31 adet eserinden 26’sı 1942-1944 yılları arasında Türkçeye aktarılmıştı (Paker 1986: 418). 94 adet Yunanca eserin çevirilerinin çoğu 1940’lı yılların sonunda tamamlanmıştı. Benzer şekilde, çevrilen 31 adet Latince eserden 27’si Büro’nun ilk on yılında yayımlanmıştı. Eserlerin doğrudan kaynak dillerinden çevrilmesi gerektiğini savunan Tercüme Bürosu’nun bu politikasına rağmen (Tahir Gürçağlar 2008: 165), Yunanca ve Latince eserlerin çoğunlukla Fransızcadan dolaylı olarak aktarıldığını belirtmekte fayda var (Paker 1986: 418). 1940-1966 yılları arasında çevrilen Fransız klasiklerinin sayısı 308’dir ve Fransızca, Tercüme Bürosu yayınları içinde en popüler kaynak dildir. Fransızcadan sonra ikinci sıradaki en popüler kaynak dil, 113 adet çeviri eserle Almancadır ve onu, 94 adet çeviriyle Yunanca, 88 adet çeviriyle Rusça ve 80 adet çeviriyle İngilizce klasik eserler izler. Mevlana’nın Mesnevi’sinin de aralarında bulunduğu, Arapça ve Farsçadan yapılan Doğu İslam klasiklerinin çevirileri ise 66 adet eserle altıncı sırada yer alıyor. Büro tarafından en çok seçilen kaynak yazarlardan bazıları; 30 eserle Platon, 27 eserle Molière, 22 eserle Balzac, 22 eserle Shakespeare, 14 eserle Dostoyevski, 10 eserle Goethe, 9 eserle Tolstoy ve 8 eserle Çehov’dur (Tahir Gürçağlar 2008: 166; Büro çevirilerinin tam bir listesi için bkz. Ötüken 1967).  

Yukarıda sayılanlar dışındaki edebiyatlardan da Büro’nun çevirilerinde kaynak olarak yararlanıldı; örneğin, Çin edebiyatından dört eser; Danimarka edebiyatından bir eser ve Hint edebiyatından iki eser çevrildi. Kaynak yazarlar olarak Henrik Ibsen, August Strindberg, Selma Lagerlöf ve Knut Hamsun'un eserlerinin de aralarında bulunduğu on dokuz eserden oluşan “İskandinav Klasikleri” adlı bir diziyle Norveç ve İsveç; iki eserle İspanyol; yirmi adet klasikle İtalyan; bir eserle Latin Amerika; on sekiz eserle Macar ve iki eserle Polonya edebiyatından çeviriler yapıldı (Ötüken 1967: 249; Tahir Gürçağlar 2008: 166).

Her ne kadar Büro’nun çeviri repertuarının ana odağı edebiyat olsa da; felsefe, Yunan klasiklerinin çevirisi nedeniyle çeviri külliyatın kayda değer bir bölümünü oluşturuyordu. Descartes, Voltaire ve Rousseau gibi Batılı filozofların eserleri de Büro tarafından önemli ölçüde çevrildi ve yayımlandı (Ötüken 1967: 65-150; Tahir Gürçağlar 2008: 166).

Büro’nun çevirilerine en çok katkıda bulunan çevirmenler Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu, Lûtfi Ay, Orhan Burian ve Yaşar Nabi Nayır’dı. Bu isimler aynı dönemde çevirilerinin yanı sıra edebî ve eleştirel eserler de ortaya koydular. Büronun diğer çevirmenleri arasında Hasan Âli Ediz, Vedat Günyol, Suut Kemal Yetkin, Reşat Nuri Güntekin, Cahit Sıtkı Tarancı ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi yine edebiyat dizgesinin önde gelen isimleri vardı (Tahir Gürçağlar 2008: 166-167).

Büro, ayrıca, Tercüme başlıklı bir dergi yayımlamış ve 1940-1966 yılları arasında çıkarılan bu dergi 1950'den sonra düzensiz aralıklarla basılmıştır. Tercüme, çeviriler, incelemeler, eleştiriler, bibliyografyalar ve Tercüme Bürosu'nun faaliyetlerine ilişkin haberler içeriyordu. Ayrıca, çevirmenlerin ve yazarların çeviriyle ilgili görüşlerini paylaşabilecekleri bir platform sunuyordu (Tahir Gürçağlar 2008: 71).

Tercume

Tercüme Bürosu tarafından yayımlanan Tercüme Dergisi (1941)

Devlet 1930’lu ve 1940’lı yıllarda özel yayıncılığa da destek verdi. Vakit ve Remzi, kanonik edebiyatla birlikte, Batı klasiklerinden oluşan geniş kapsamlı çeviri dizileri yayımlayan başlıca iki yayıneviydi. Devlet destekli çeviri faaliyetleri nedeniyle, 1940-1960 yılları arasında, özel yayınevleri tarafından yayımlanan çeviriler sayesinde, popüler edebiyat da gelişmiş, tür ve konu açısından çeşitlilik yaratmanın yanı sıra edebiyat dizgesinde bir hareketlilik yaşanmasına yol açmıştır (Tahir Gürçağlar 2008). 1960’lı yıllarda anayasanın değişmesinin ardından, Türkiye’de entelektüel iklim farklılaştı ve özel yayınevleri çevrilecek eser seçimlerinde Marksist/sosyalist literatüre öncelik verdi. Bu çeviriler, dünya çapında yükselişe geçen sol görüşlü akımların etkisi altındaki toplumsal ortamda bir tür politik aktivizm aracı oldu. Ancak, bu toplumsal ortamdaki öğrenci hareketleri, geniş çapta bir şiddeti de beraberinde getirdi ve bu durum, 1961 Anayasası ile kazanılan bazı hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı 1971 askeri muhtırasının temel gerekçelerinden biri oldu (Tahir Gürçağlar 2002).

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra sözlü çevirinin tarihine bakıldığında, dönüm noktalarından biri, 1930’lu yıllarda Nazi rejimi nedeniyle Türkiye’ye göç eden Alman profesörlerin derslerinde ardıl çeviriye ihtiyaç duyulmasıydı. Erken Cumhuriyet dönemindeki üniversite reformu sırasında eğitim, sözlü çeviri aracılığıyla sunulabildi (Diriker 2015: 93). Simultane çeviri alanında mesleki eğitime yönelik ilk önemli adım, Türkiye’nin küresel ekonomiye dahil olduğu 1950’li yıllarda, Ford Vakfı’nın bağışı ile İstanbul Üniversitesi’nde başlatılan işletme eğitimi simültane çeviriyi zorunlu kıldığı zaman atıldı. İlk eğitim 1959 yılında İstanbul’da Harvard Üniversitesi’nden bir heyet tarafından verilmiş, onu başka kurslar ve sözlü çeviri eğitimi veren çok sayıda mütercim-tercümanlık bölümünün açılması ve yüksek lisans programının başlatılması takip etmiştir. Günümüzde konferans çevirmenliği köklü ve kurumsallaşmış bir meslekî alandır ve en eski ve yapı olarak güçlü meslekî örgütlerden biri olan Türkiye Konferans Çevirmenleri Derneği’ne (TKTD) sahiptir. Toplum çevirmenliği alanındaysa, Türkiye’de eğitim ve kurumsallaşma açısından hâlâ ilerlemeye ihtiyaç vardır (Diriker 2015: 93-99).

Tension in Turkey Conference interpreting

1980 askeri darbesinin baskısından sonra uygulanan liberal ekonomi politikalarıyla, Türk toplumu hayat tarzında ve kültürel eğilimlerinde önemli değişiklikler yaşadı. Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisine geçerek kapitalizmin etkisi altına girmesiyle birlikte, farklı toplumsal ve ekonomik faktörler yayıncılık dünyasını etkisi altına aldı. Özellikle popüler bilim ve edebiyat alanlarında okuma kategorilerinin çeşitliliğinin artmasına ek olarak, önemli gelişmelerden biri, örneğin, çeviriler yoluyla yeni bir türün, Türk okurlarının çok rağbet gösterdiği kişisel gelişimin tanıtılmasıydı (Akdoğan Özdemir 2020). Bugün, yayımlanma oranlarına ilişkin detaylı bir araştırma veya istatistik bulunmamasına rağmen, Türkçe basılan kitapların önemli bir kısmını çeviriler oluşturmaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ISBN rakamlarını temel alarak paylaştığı rakamlara göre, 2022 yılında Türkçe basılan toplam kitap sayısı 83.653 iken, bu sayının %11,4’ünü 9611 adet kitapla çeviri eserler oluşturdu. Farklı kitap kategorilerinde çevirilerin oranı değişmektedir; örneğin, “yetişkinlere yönelik kurgu” kategorisinde çeviri kitapların oranı %17,7, “çocuk edebiyatı” kategorisinde  %21, “kültür” kategorisinde ise %18,5’tir (Türkiye Yayıncılar Birliği 2022 Yılı Kitap Pazarı Raporu ve Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından sunulan rakamlar). Çeviri, habercilik, televizyon yayıncılığı, sinema, dijital medya ve eğlence platformlarında da geniş çapta kullanılmaktadır.

Black Hikmet Akin

Bugün hükümet çevirilerin yapılması veya yayımlanması sürecine doğrudan dahil değildir; ancak, Türk edebiyatının farklı dillere çevrilmesini finansman yoluyla desteklemektedir. TEDA (Türk Kültür Sanat ve Edebiyatının Dışa Açılması) projesi, çevirmenlere ve uluslararası yayıncılara mâlî yardım sunarak, Türk edebiyatının yurt dışında yayımlanmasına destek olmayı amaçlıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2005-2017 yılları arasındaki dil dağılımına ilişkin sunduğu verilere göre, bu proje kapsamında mâlî destek sunulan en fazla çeviri 288 adet eserle Bulgarcaya yapılmış ve onu Almanca (272), Arnavutça (238), Arapça (210), Farsça (136), İngilizce (116), Boşnakça (112), Makedonca (110), Azerice (108) ve Fransızca 69 adet eserle izlemiştir (YATEDAM Yayıncılık Raporu 2017, 13). Türk edebiyatı eserleri İngilizce konuşulan ülkelerde okunmakta ve başka birçok dile çevrilmektedir. 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Orhan Pamuk’un yanı sıra Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Gülten Akın, Latife Tekin, Lale Müldür ve daha pek çok Türk yazar ve şairin eserleri çevrilerek İngilizce ve başka çok sayıda dilde yayımlanmıştır (İngilizceye çevrilen eserler bibliyografyası için bkz. Paker & Yılmaz 2004; Horzum & Ağın 2021; Akbatur 2024).

başa dön

Research potential Araştırma Alanları

Türkiye’de Çeviribilim gelişmiş bir bilim dalıdır ve bu alanda, Türkiye’nin dört bir yanında devlete bağlı ve özel üniversitelerde İngilizce, Fransızca, Almanca, Çince, Farsça, Japonca ve Rusça dahil olmak üzere çeşitli dillerde, elliden fazla lisans programı ve çok sayıda yüksek lisans programı vardır. Konferans Çevirmenliği alanında AB destekli iki yüksek lisans programı İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde ve Ankara’da Bilkent Üniversitesi’nde sunulmaktadır. Çeviribilim alanında ilk doktora programını 1994 yılında Boğaziçi Üniversitesi başlatmış, daha sonra Hacettepe Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi gibi diğer üniversiteler onu takip etmiştir.

Çeviribilimin farklı alanları içinde, Türkiye’de en gelişmiş araştırma alanı, tarihsel çeviribilim çalışmalarıdır (çeviribilim alanındaki çalışmaların ayrıntılı bir özeti için bkz. Paker, Tahir Gürçağlar ve Milton 2015). Tarih odaklı potansiyel araştırma alanları arasında; Osmanlı bağlamında çok dillilik ve tercüme; Osmanlı İmparatorluğu’nda diğer dillerin harfleriyle yapılan Türkçe tercümeler, edebî tercümeler ve bilimsel tercümeler; Türkçede çeviri yoluyla gelişen ancak çeviribilim perspektifinden henüz incelenmemiş olan felsefe, psikoloji, sosyoloji vb. alanlarda çeviri tarihi; Türkiye’de çevirinin yakın tarihi, özellikle 1980’lerden sonraki dönem. Farklı dönemlerdeki mütercimleri/tercümanları/çevirmenleri konu alan tarihsel araştırmalara da ihtiyaç vardır. Teknolojinin yazılı ve sözlü çevirinin çeşitli alanlarında kullanımı gelişmekte olan bir araştırma alanıdır. Türkçe çevirinin farklı alanlarında bütünce-temelli çalışmalara ve dijital beşeri bilimlerin yöntemlerini kullanan disiplinler arası araştırmalara ihtiyaç vardır. Çok modluluk (multimodality), görsel-işitsel çeviri ve dijital platformlarda çevirinin farklı yöntem ve biçimleri de yeni araştırmalara açık alanlardır. Türkiye'de Suriyeli mültecilerin sayısının artması ve diğer yerli azınlık gruplarının dil ihtiyaçları nedeniyle, toplum çevirmenliği konusunda daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Şubat 2023 depremleri, 1999 yılında başlatılan ARÇ (Afette Rehber Çevirmenlik) projesinin öncülük ettiği gibi, kriz ortamlarında çeviri ihtiyacını ve bu alanda araştırma ve eğitimin gerekliliğini ortaya koymuştur.

başa dön

Creado con eXeLearning (Ventana nueva)